today23.06.2017 Cuma
Depremler İşgaller ve Antakya´nın Yeni Sahipleri

Depremler İşgaller ve Antakya´nın Yeni Sahipleri

Antakya´da özellikle Seleucos ve Roma dönemlerinin pek huzur ve sükunet içinde geçtiği söylenemez. Depremler, yangınlar, kıtlık, salgın hastalıklar, ayaklanmalar, şehrin tarihin­de belli başlı dönüm noktalarını teşkil eden olaylardır. Özellikle beş büyük deprem Antakya, Defne ve Seleukeia Pieria´yı yerle bir etti. Bunlardan 29 Mayıs 526 akşamı meydana gelen deprem, tarihin en büyük depremlerinden biriydi. Şehirde festival için toplanmış çok sayıda ziyaretçi bulunuyordu. Hemen hemen tüm halk akşam yemeğindeydi. Bu yüzden can kaybı fazla oldu. 250.000 kişinin öldüğü bu depremde Defne ile Seleukeaia Pieria da yerle bir olmuştur. 


Romalıların gözde şehri, doğu başkenti olan ve zaman zaman imparatorlara ev sahipliği yapan Antakya, ayaklanmalar, depremler, yangınlar ve salgın hastalıklar dışında işgallerin yıkımına da hedef oldu. Bunlardan başlıcaları: 256 ve 260 yıllarında Sasani Hükumdarı Şapur I’ in işgali, 540 yılında İran´ ı zapt edip yağmalaması ve yakması, 611-628 yılları arasındaki İran işgali sayılabilir.

 

 

Hatay’da İslam Dönemi, Bizans Dönemi, Haçlılar ve  Selçuklular Dönemi


Antakya, belki de tarihi boyunca depremlerle en çok yıkılmış şehirlerden birisidir. 526 ve 528 depremlerinden sonra yeniden kurulan Antakya, 540 yılında İranlıların işgaline uğradı. 611-628 yılları arasında yine İran işgali altında kalan Antakya, İranlılar tarafından bo­şaltıldıktan sonra yeniden Bizans egemenliğine girdi. Bizans kuvvetlerinin 636´da İslâm orduları karşısında yenilgiye uğradığı Yermük Savaşı´nın ardından Ebû Ubeyde b. Cerrah idaresindeki İslâm kuvvetleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma uzun sürdü, Hz. Ömer´in tavsiyesi üzerine şehre zarar verilmemek maksadıyla çatışmaya girilmedi. Nihayet, halkın bir dinar ve bir cerîb (hububat ölçeği) cizye ödemesi şartıyla şehir teslim oldu.


Ebû Ubeyde´nin ayrıl­ması üzerine şehir halkı ayaklandıysa da İyâz b. Ganm ve Habîb b. Mesleme´nin gönderilmesiyle şehir eski antlaşma üzerinden yeniden itaat altına alındı. Bir başka ayaklanma da Amr b. As tarafın­dan bastırılmıştı. Fetih sonrası muhte­melen şehrin nüfusu azaldı. Bir kısım halk şehri terk etti. Hatta bu sebeple şehrin yeniden iskânı için faaliyette bu­lunuldu. Nitekim Belâzürî, Muâviye´nin Antakya´ya kırk iki cemaat yerleştirdi­ğini belirtir. Ayrıca yine Muâviye ve Velîd b. Abdülmelik dönemlerinde buraya nüfus nakli yapıldı. Antakya İslâm hâkimiyetinde bir serhat şehri (sagr) özelliğini kazandı, bir askeri üs ve meydana gelebilecek saldırıları durduracak savunma noktası haline geldi. 


Abbasîler döneminde Kilikya´nin merkezi oldu. Me´mûn ve Mu´tasım za­manlarında bölgeye Türk idareciler gönderildi. IX. yüzyılda Abbasî Devleti´nin gerilemesi üzerine şehir 877´de Ahmed b. Tolun´un idaresi altına girdi, ardından da İhşîdiler´in eline geçti. Daha sonra, hâkimiyetlerini Kuzey Suriye ve Kilikya´ya kadar uzatan Hamdânoğulları´ndan Ebü’l-Ali Hasan  944´te Antakya´yı aldı. Fakat Bizans İmparato­ru II. Nikephoros Phokas Suriye´ye açtığı bir sefer sırasında 968´de şehri almayı başardı. Onun yerine geçen ve faaliyetlerini Suriye ve Filistin´e kadar uza­tan Jean Tzimiskes Antakya Kalesi´ni yeniden tahkim ettirdi. Şehir 1084 yılı­na kadar bir asırdan fazla Bizans hâki­miyetinde kaldı. Bu dönemde şehrin ti­carî önemi sürdü. Bizans´ın ham ipeği, ipekli kumaşları, diba, keten bezleri, ehil hayvanları Halep´e gönderiliyor, Uzakdo­ğu malları da Basra ve Fırat üzerinden şehre geliyordu. Bizanslılar tarafından ticarî imtiyaz tanınan Venedikli tüccar­lar da Antakya´da ticaret yapıyorlardı.


Antakya daha sonra bölgede faaliyet gösteren Selçukluların akınlarına hedef oldu. 1075 yılı sonları ile 1076 başlarında Kuzey Suriye´de görünen Kutalmışoğlu Süleyman Şah Halep, Selemiye ve Antak­ya´yı alma teşebbüsünde bulundu. An­takya Kalesi´ni kuşattı ise de 20.000 altın ödenmesi şartıyla bir süre sonra kuşat­mayı kaldırdı. 1083´te Alparslan´ın oğlu Tutuş Antakya üzerine yürüdü, ancak şehri alamadı. Bu sırada Musul Ukaylî Emîri Şerefüddevle Müslim´e haraç öde­yen Antakya´yı Bizans adına Ermeni Philaretos Brachamios idare ediyordu. Hat­ta Bizans´ın zaafından istifade ile Maraş, Urfa, Malatya ve Sümeysâfı  ele geçirerek müstakil bir devlet kurmuştu. Ancak kısa bir süre sonra 12 Aralık 1084´te Kutalmışoğlu Süleyman Şah şehri ele geçirdi, bir müddet dire­nen kale ise 12 Ocak 1085´te düştü. Sü­leyman Şah şehir halkına iyi davrandı, Mar Cassianus Kilisesi´ni camiye çevir­di; buna karşılık iki yeni kilise yapılmak üzere bir araziyi Hristiyan halka tahsis etti. Onun Antakya´yı alması üzerine Ukaylî Emîri Müslim harekete geçip An­takya üzerine yürüdü ise de yapılan savaşta mağlûp oldu. Süleyman Şah´ın ölü­münden sonra Melikşah buraya Yağısıyan´ı tayin etti. 


Haçlı orduları 21 Ekim 1097´de şehir önlerine geldikle­rinde Yağısıyan Antakya emîri bulunu­yordu. Şehir Haçlılara 3 Haziran 1098´e kadar direndiyse de Yağisıyan´ın kuman­danlarından Fîrûz´un ihaneti sonucu zaptedildi. Şehir halkı kılıçtan geçirildi. Ku­şatmaya yardımcı olan Cenovalılar´a bu­rada bir çarşı, otuz kadar ev, bir kilise, bir çeşme verildi. Haçlılar zamanında Antakya Antikçağ´daki gibi kuzey tara­fa doğru gelişmişti. Soğuksudan Hacıkrüş ve onun biraz berisindeki bugünkü yerleşme yerine doğru uzanıyordu. 


An­tik dönemde Parmenius adıyla bilinen sel yatağı Hacıkrüş, Haçlılar zamanında Onoptiktes  adıyla anılıyor­du. Muazzam surlarda ise bu döneme ait beş kapının adı bilinmektedir. Bun­lar kuzeyde St. Paul  Hacıkrüş´te Küçük Demirkapı, Asi üzerinde Köprü Kapısı, güneyde St. Georges  yerleri belirlenemeyen Porte de Jardins   ve Porte du Chien idi. Ayrıca bu sırada ismen bilinen beş mahallesi kuzeyde St. Paul, merkeze yakın Amalfililer ve Pizalılar´ın oturduğu St. Sauveur, yerleri belli olmayan Panticellos ve St. Thomas idi. Arap ve Batı kaynaklarında bir “Su şehri” olarak anlatılan Antakya Batı ile olan ticarette önemli bir mevkiye sahip oldu. O sırada güçlü bir İslâm devletinin olmayışı, siyasî parçalanma Bizanslıların ve Haçlıların uzun süre bura­ya hâkim olmalarını sağladı. 


Moğol istilası sırasında Antakya herhangi bir saldı­rıya uğramadı, hatta Moğolların korku­sundan şehre birçok Hristiyan ve Müslüman sığındı, nüfus bu yüzden artış gös­terdi. Haçlılar Antakya´yı bir prenslik ha­line getirerek Rober Guiscard´ın oğlu Bohemund´a vermişlerdi. 1268´e kadar buraya birçok Haçlı sülâlesi hükmetti. Bu son tarihte, Kuzey Suriye´deki Hristiyan hâkimiyetine son veren Memlûk Sultanı Baybars Antakya´yı kuşatma al­tına aldı. 18 Mayıs 1268´de yapılan bir genel hücum sonunda surlardan içeri gi­rildi, şehir mücadele ile alındığı için yağ­maya izin verildi, ayrıca vaktiyle Haçlıların yaptığı gibi halkın çoğu kılıçtan geçirildi, bir kısmı esir alındı. Şehir ate­şe verildi ve tahrip edildi.


Bundan sonra Antakya bir daha eski şaşaasına ulaşa­madı. Bu büyük tahribat muhtemelen, şehrin Batı dünyasının doğudaki önemli bir siyasî ve iktisadî merkezi, Hristiyan­lığın yayıldığı yer olması özelliklerinden dolayıdır. Baybars büyük bir ihtimalle şehrin Hristiyan dünyasındaki bu imajı­nı yıkmak istemiş olmalıdır. 


İslâm âle­minde Halep´e önem verilmiş ve ticaret yolları burada düğümlenmiş olmasına rağmen Batılılar, Haçlıların doğudan sö­külmesinden sonra Memlükler´le tica­ret yaparak iktisadî bakımdan kalkındırmamak için ticaret yollarını Ayaş´tan Anadolu´ya çevirdiler. Baybars yıktığı şehri sonradan kısmî de olsa imar etti. Zira bunu gösteren ve Baybars´ın bir vakfiye düzenlediği Cündî Hamamı bu­gün de mevcuttur. Yine ilk Osmanlı tah­ririnde yer alan camilerin Memlükler zamanına ait olması mümkündür. Eski Antakya´dan ise sur kalıntıları, St. Pierre mağara kilisesi ve bunun solunda bu­lunan Charnion kabartma heykelinden başka bir şey kalmamıştır.


Antakya ve civarına ilk Oğuz aşiretlerinin yerleşmesi 1000 yıllarındadır. İlk Oğuz yerleşim bölgesi Yayladağı ve civarıdır. Dandanakan savaşından (23 Mayıs 1040) sonra bir devlet kurmayı başaran Selçuklular, plânlı bir fetih harekâtı çerçevesinde, Bizans hâkimiyetindeki Anadolu topraklarına akınlar yapmaya başlayanSelçuklular bu bölgeyi 1084 yılında zapt etmişlerdir. Sultan Melikşah 1086 yılında Halep’e ordan Antakya’ya gelerek şehri teslim almıştır. Antakya’dan Süveydiye’ye geçen Sultan Melikşah’ın Akdeniz’i gururla seyrettiği, iki rekat namaz kıldığı ve devletin sınırlarını babasından daha ilerilere götürdüğü için Allah’a şükrettiği, atını denize sürüp kılıcını suya çarptığı, sonra ayrılırken denizden aldığı kumları babasının türbesine götürüp kabrinin üzerine serptiği ve “ey babam, sana müjdeler olsun! Devletinin hudutlarını karaların nihayetine kadar götürdüm.” Diye haykırdığı kaynaklarda zikredilmektedir.


Antakya, Suriye Selçuklularının karışıklık içinde bulunduğu bir sırada,1098 yılında Haçlılar tarafından zapt edildi. Ruzbik adında bir Ermeni’nin ihanet sonucunda gerçekleşen bu düşüşten sonra, şehir Haçlıların duyulmamış vahşetlerine maruz kaldı. Bu dönemde bölgede bulunan Türk topluluğuna ait olduğu bilinen en eski eser Yayladağı’nda 1131 yılında yapılan ve Selçuklu mimari sitilini yansıtan bir minaresi olan camidir.

 

Osmanlılar Döneminde Hatay 

   
Uzun bir süre Haçlı hâkimiyetinde kalan Antakya 1268’de Mısır Memluk Sultanı Baybars tarafından  ele geçirildi. Ancak Antakya, Müslümanların merkez olarak geliştirdikleri Şam ile rekabet edecek durumda değildi


Dulkadiroğulları Beyliği´nde, 1480 ile 1515 yılları arasında beylik yapmış olan Alaüddüvle  Bozkurt´un, beylik merkezi Kahramanmaraş ile Gaziantep, Bahçe, Kadirli, Elbistan ve Bozok´tan başka Antakya´da da cami, medrese, imaret, türbe ve zaviye gibi tesisler inşa ettirdiği İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından belirtilmekte ise de bu eserlerden Antakya´da bulunanlar hakkında bir açıklama mevcut değil.


Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Haleb  vilayetinin, Haleb Merkez Sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak yönetildi. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Se­lim´in (1512-1520) Mısır seferinde Memluk Sultanı Kansu Gavri ile yaptığı 24 Ağustos 1516 tarihli Merc-i Dabık savaşından sonra, Halep´in işgalini takiben güney doğu Anado­lu´da, içlerinde Antakya´nın da bulunduğu ve o zamana kadar Memluk­ler elinde olan kentler birer birer Osmanlı hakimiyetine girdiler. Evliya Çelebi´ye göre, Antakya´nın fethini müteakip, kentin anahtarla­rı Sadrazam Yunus Paşa´ya teslim edilirken, Diyarbekir Beylerbeyi Bı­yıklı Mehmed Paşa vali tayin edildi. 


Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Halep vilayetinin, Halep merkez Sanca­ğı´na bağlı bir "kaza merkezi" olarak yönetildi. XIX. yüzyılın ikinci yarı­sı ile XX. yüzyıla ait umumi salnamelerle Halep Vilayeti salnamelerin­deki kayıtlara göre, imparatorluğun çöküşüne kadar, herhangi bir deği­şiklik olmadan bu statüyü muhafaza ettiği anlaşılmaktadır. 


İstanbul´a uzak oluşu yanında Mısır´ın fethinden sonra bölgedeki as­keri önemini yitirmiş olmasına ilaveten, Ortadoğu´daki büyük geçiş yol­ları dışında kalmış olması gibi, zaman içinde değişen koşullar nedeniy­le, Osmanlı Devleti için önemsiz ve bu sebeple ihmal edilmiş küçük bir kasaba olarak asırlarca kendi halinde yaşamıştır. 


Seleucus krallarına başkentlik yapmış, Roma çağındaki ihtişamı dille­re destan olmuş, imparatorluğun üç büyük metropolünden biri olarak imparatorların gözdesi olan ve bir zamanlar "Doğunun Kraliçesi" laka­bıyla anılmış olan Antakya´ya, Kanuni Sultan Süleyman, İran´a yapmış olduğu birinci sefer (Sefer-i Irakeyn) dönüşünde uğramıştır. 24 Kasım 1536´da vardığı Halep´de sekiz gün kalarak kentteki cami, kale ve türbe gibi yerleri ziyaret eden Kanuni Aralık ayının beşinci günü Antakya´ya gelmiş ve burada bir gece kaldıktan sonra ertesi gün İstanbul´a dönüş yolunda, İskenderun üzerinden Adana istikametinde yoluna devam et­miştir.


Mısır´ın Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra bu ülkeye giden her kafile muhakkak surette Antakya´da konaklar, oradan sonra yoluna de­vam ederdi. Ayrıca hac yolunda olması nedeniyle hacılar için de bir uğ­rak yeri idi. Sadrazam Moralı Hasan Paşa H. 1703-1704 yılında hacılar için Antakya´da bir cami, bir imaret bir mektep ve bir de hamam vakfetmiştir. 


Türkiye Diyanet Vakfı yayını olan İslam Ansiklopedisi´nin Antakya maddesinde kentin özellikle XVI. Yüzyıl olmak üzere, Osmanlı döne­mindeki nüfusu, mahalleleri, umumi yapıları, ekonomik hayatı ve esna­fı hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. 


XVI. yüzyılda Antakya´da Meydan Ha­mamı, Cündi Hamamı, Beyseri Hamamı ve Mehmed Paşa Vakfı olan bir diğer ha­mam ile, içinde 101, dışında iki dükkanı olan bir bedesten, Dörtayak mahallesinde alt katında yirmi sekiz, üst katında yirmi iki oda ve iki dükkan bulunan bir han vardı. Cafer Ağa Vakfı olan Han-ı Sebil, yolcu ve devlet görevlilerinin kaldığı o devir içinde oldukça lüks bir konaklama yeri idi. 


XVII. yüzyılın sonlarında Antakya´da vakıfları yirmi sekize ulaşan cami ve mes­cidler arasında Habib Neccar Camii ve zaviyesi ile Cami-i Kebir, en büyük yapı­lardı. Diğerleri mahalle ismini taşıyan mescidlerdi. Ayrıca Kapıağası Cafer Ağa Muallimhanesi, Farisiye Medresesi, Mağ­ribiye Zaviyesi vardı. 1710 yılında yapılan bir sayımda çeşitli mesleklere mensup 1161 esnaf ve buna ilaveten 2332 erkek nüfus tespit edilmiştir. 1838´de Antakya´nın nüfusu 6000 idi. 


Sokullu Mehmet Döneminde de, Antakya’da imar faaliyetleri artmış ve bu dönemdeki yapıların çoğu günümüze kadar varlığını sürdürülebilmiştir. Payas’ta bulunan Sokullu Külliyesi bu döneme ait bir yapı olarak, günümüzde de büyük öneme sahiptir. Payas Kalesi 1567 de hendeği ile birlikte restore edilmiş bir Osmanlı kalesidir. Son yüzyılda hapishane olarak kullanılmıştı.    


16.yy’da Antakya’nın demografik yapısı incelendiğinde, nüfusun birkaç defa tespit edildiği ve bu  tespitin 1527’den  1589’a kadar değişmediği ortaya çıkmıştır. Ayrıca, bu dönemde gayrimüslim nüfusun olmadığı da kayıtlarda yer almıştır. 


Osmanlı Döneminde, Antakya’nın bir önemi de, hac yolunun bu bölgeden geçmesinden kaynaklanmaktaydı. Bu yol Haremeyn-i Şerifeyn ile İstanbul arasındaki bağlantıyı sağlaması nedeniyle önemini hiç yitirmemiştir. Bu yol, Şam’dan, Kuzey Suriye’den geçip, dağlarla Akdeniz arasından dar bir geçit aracılığıyla İstanbul’a ulaşıyordu. Antakya’nın ileri gelenleri, Hac dönüşünde, Surre alayı ve Hac kafilelerini Şam sınırında karşılar ve kervanı bir iki gün ağırlarlardır. 


Osmanlı Döneminde Antakya’nın ticari durumu ise; oldukça iyi organize edilmiş bir esnaf teşkilatına sahipti. İşlek çarşılara sahip olan  Antakya Ahilik ilkelerine göre çalışılan lonca teşkilatı ile düzenlenmişti. Ticari açıdan önemli bir geçit bölgesi olan Antakya’da giren ve çıkan mallar üzerinden Bâc vergisi alınmaktaydı. Bununla birlikte, İskenderun limanı Süveydiye ve Payas iskeleleri de deniz ticareti açısından büyük önem taşımaktaydı. Ayrıca bu limanlar aracılığıyla askeri nakliyat da sağlanmaktaydı. 


14. ve 15. yüzyıllarda Halep, Antep ve Antakya bölgesine göç eden Türkmen boylarının başında Avşarlar ve Bayatlar geliyordu. Kuzey Suriye Avşarlarından olan Gündüzoğulları Amik Ovasında, Köpekoğulları Antep’te ve Özeroğulları Dörtyol çevresinde yaşamaktaydı. 


17. - 18. yy.larda Antakya, Lâskîye, Hama, Humus civarlarında konar-göçer Türkmen aşiretleri iskân edilerek, hem üretim dengesi oluşturuldu ve hem de bazı yerleşim yerleri imar edildi. 18. yy’a gelindiğinde; Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordusunu yenerek Suriye’ye  ulaştı. 1832’de yapılan savaşta, İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu yenerek bu bölgeyi ele geçirdi. İbrahim Paşa’nın kurduğu düzen 1839’a Tanzimat’ın ilanına kadar devam etti. 


Ermeni faaliyetlerinin Antakya ve çevresini de etkisi altına alması, daha sonra bu bölgelerde yabancı okulların açılmasına da zemin hazırlamıştır. Bu okullarda  başta Ermeniler olmak üzere  bütün Hristiyan halka  ve kısmen de yerli halka hizmet verilmekteydi. Bu okulların en büyük amacının; verdikleri eğitim sayesinde, ülkenin ekonomisinin ve bürokrasisini yavaş yavaş ele geçirmekte  oldukları da tespit edilmiştir. Söz konusu okullardan ilki, Samandağ’da açılan İngiliz okulu ve bundan sonra Antakya ve İskenderun’da  da şubeleri açılarak, misyonerlik hareketlerine devam etmişlerdir. 


Antakya ve çevresi 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Osmanlı hâkimiyetine girdi. Osmanlı yönetiminde Antakya Halep eyaletine bağlı bir sancak ve bu sancağın merkezi idi. Sancak beyi tarafından yönetiliyor idi. Zaman içinde yapılan düzenleme ile Antakya kaza statüsüne getirilerek, Şam Beylerbeyliğine bağlı olarak yönetildi. 


Kanuni Sultan Süleyman Tebriz seferi dönüşü Aralık 1535’te Antakya-İskenderun üzerinden Adana’ya geçmiş; daha sonraki yıllarda 1548-1549 kışını geçirdiği Halep’te iken yaptığı gezilerin birinde Antakya’ya tekrar uğramıştır. Kanuni Sultan Süleyman´ ın buyruğuyla Belen’de cami, han, hamam ve imaret yapıldı. Belen´ e 250 nefer derbentçi yerleştirdi. Daha sonraki yıllarda bölgeye 65 hane daha yerleştirilerek köy haline getirildi. Payas’ta eski kale yeniden yapıldı. Yine Payas’ta Sokullu Mehmet Paşa tarafından 1568 yılında yapımına başlanan cami, han, hamam, imaret 1574 yılında tamamlandı. Ayrıca yapılan iskele ve tersaneyi korumak için 1577 yılında limanın üst tarafına bir kale (Cin Kulesi) inşa edildi. Derbentçi olarak buraya 541 aile yerleştirildi.

Yayın Tarihi : 10 Ekim, 2014